1929 baharında yirmi sekiz yaşında bir adam, acemi yazarlara yol gösteren bir kılavuz yazdı. On beş yıl sonra Almanlar onu Vercors'da, bir köprünün üstünde kurşuna dizdi. Kılavuz hala basılıyor. Bu iki cümle arasındaki mesafe, kitabın neden okunmaya devam ettiğini de açıklıyor.
Acemi Yazarlar İçin Bir Kılavuz aslında müstakil bir kitap olarak bile doğmamış; Baudelaire'in Edebiyat Heveslisi Gençlere Tavsiyeler'inin sonsözü olarak yayımlanmış. Seksen sayfa. İçinde cümle nasıl kurulur, karakter nasıl derinleştirilir türünden tek bir satır yok. Onun yerine lektörler var, yayıncı bütçeleri var, frank hesapları var, gazete kupürü abonelikleri var. Prevost yazma sanatını değil, yazarlık denen mesleğin tesisatını anlatıyor. Boruları, vanaları, kaçakları.
İlk hamlesi okuru rahatlatmamak. Yazma arzusu duymak, der Prevost, yeteneğin kanıtı değildir; arzuyla yeteneğin buluşması şans eseridir. Bu cümle bugün bir yazarlık atölyesinin kapısına asılsa içeri kimse girmez. Prevost tam da bu yüzden yazmış: kılavuzun işi kapıdan girenleri çoğaltmak değil, girenlerin ne bulacağını dürüstçe söylemek. Devamı da aynı tonda gelir. Dosyanızı okuyan lektör size hiçbir şey borçlu değildir. İlk kitabınız çıktığında arkadaşlarınızın şaşkınlığı kariyerinizin zirvesi olacaktır; tadını çıkarın. Reddedilirseniz yayıncılık krizinden söz eden mazeret mektuplarına inanmayın, satılamayan her şey için daima kriz vardır.
Kitabın en küstah bölümü okurla ilgili olanı. Prevost, La Bruyere'den Chamfort'a bir alıntı zinciri kurup güzel bir eserin ani başarısının bir yanlış anlaşılma olduğunu söyler; okur kitlesi budaladır ve bu budalalık öngörülemez olduğu için sömürülemez bile. Fransa'daki gerçek edebiyatsever sayısını beş yüz ila altı yüz olarak hesaplar. Bu küstahlık değil, muhasebe. Rakamı bugün Türkiye için güncellemeye kalkışan çıkarsa sonucun daha iç açıcı olacağını sanmıyorum; tek fark, artık herkesin bu beş yüz kişiye erişim analitiği üzerinden ulaşmaya çalışması.
Asıl mesele şu ki Prevost'nun sinizmi bir yerde durur ve yerini beklenmedik bir ciddiyete bırakır. Edebi çalışmayı bir dayanıklılık sporu olarak görür; boksörlüğünden biliyor, Hemingway'le eldiven tokuşturmuş adam. Günde üç saatten fazla verimli çalışılamayacağını, geri kalan zamanın eserden başka şeylerle doldurulması gerektiğini söyler. Aşırı çalışmanın romantik sonuçlar doğurduğunu, ilk taslağın zihnin özünden çıkan tek taslak olduğunu, sonradan yapılan her müdahalenin metne sıfat ve metafor eklediğini yazar. Yazarken sıkılan yazarın okurunu da sıkacağını ekler. Bunlar 1929'un değil, herhangi bir yılın doğrularıdır.
Kitabın kalbi de zaten burada atar: "Ortaya güzel bir eser koyabilmek için kişinin kendini kendisine adaması gerekir, esere değil." Jerome Garcin önsözde kitabı yazım kılavuzundan çok yaşam kılavuzu diye okumayı öneriyor; haklı, çünkü Prevost'nun bütün pratik tavsiyeleri tek bir hijyen kuralına indirgenebilir: yazdığınız şey egonuzun protezi olmasın. Kariyerizme, yaltakçılığa, tanınma isteğine karşı uyarıları ahlak dersi gibi değil, sakatlanmamak için ısınma hareketi gibi verir.
Bu yüzden kitabın son bölümü bir tavsiye listesi değil, bir portredir. Hayali Portre'deki Dubois, taşrada doğmuş, orta karar bir işe girmiş, düşünmekten haz alan bir memurdur. Kendi zevkine not tutar, buna gösterişsiz bir isim takar: büyük oyun. Yazdıklarından bazıları yayımlanır, mahlas kullanır, geçinecek kadar kazanır. Zaten yapacağı gezintiler için fazladan iki üç adım atması gerektiğinde atar, gerekmediğinde atmaz. Ve adamakıllı ihtiyarladığı bir dönemde, dilinin ucuna gelen güzel bir son söz söyleme zahmetine dahi girmeden ölür gider. Kariyer kılavuzunun ideal yazarı, kariyeri olmayan adamdır. Kitap boyunca kurulan bütün mekanizma bu son sayfada sessizce sökülür.
İşin ironisi, portreyi çizen adamın kendisinin hiç öyle yaşamamış olması. Prevost otuzuna gelmeden on kitap yazmış, dergi kurmuş, Eliot'ın ve Joyce'un ilk Fransızca çevirilerini yayımlatmış, sonra da kırk üç yaşında dağa çıkıp direnişçi olmuştur. Dubois'nın sükunetini vaaz eden adam, hayatını fazladan iki adımla değil, fazladan bir savaşla bitirdi. Ama çelişki yüzeyde; Prevost yazar statüsüne değil kendi değerlerine sadık kalmayı öğütlüyordu ve öğüdünü harfiyen tuttu. Kılavuzla yazarının hayatı arasındaki bu açı, kitabın en öğretici yeri.
Bade Baran'ın Türkçesi metnin hızlı, konuşan tonunu koruyor; anılan Fransız eserlerinin Türkçe baskılarını gösteren editör dipnotları da okuru yolda bırakmıyor. Seksen sayfalık, bir oturuşta biten bir kitap; etkisi sayfa sayısıyla ters orantılı.
Okuma Önerisi
Yazmaya heves eden herkese, hevesini kırmak için değil, hevesin neyle karşılaşacağını önceden görsün diye. Yanına Baudelaire'in Edebiyat Heveslisi Gençlere Tavsiyeler'i konabilir; Kılavuz zaten onun gölgesinde doğmuş. Rilke'nin Genç Bir Şaire Mektuplar'ını ise henüz okumadım; bu kitap vesilesiyle sırada bekleyen okumalar listeme aldım. Rilke'nin içeri bakmayı öğütlediği söylenir; Prevost piyasaya baktırıyor. İkisi yan yana gelince yazarlık hakkında bilinmesi gereken hemen her şey tamamlanacak gibi duruyor; geriye bir tek yazmak kalır, o da kimsenin öğretemediği kısım.