Edebiyat

Dünyadaki Bütün Kitaplar

The New Yorker'da Francesca Mancino'nun 8 Eylül tarihli haberi. 2026 başında Brooklyn'deki James Payne, Books and Prints'in sahibine tuhaf siparişler gelmeye başlıyor. 1998 basımı bir küçük davalar kılavuzu, 2006 tarihli bir cam mimarisi incelemesi. Payne'in Alibris'te yılda on kitap sattığı olurmuş, birden tanesi yetmiş beş seksen dolardan onarlı siparişler almaya başlıyor. Aynı şey ülkenin başka yerlerinde de oluyor. Adını vermek istemeyen bir sahaf merak ediyor. Kredi kartı büyüklüğünde bir GPS kartı alıyor, küçük bir zarfa koyup ciltli bir kitabın arka kapağının iç yüzüne, şömiz kağıdının altına yapıştırıyor ve kitabı gönderiyor. Sonra ekrandan izliyor. Kitap Ohio'dan çıkıp Illinois'de Addison'daki bir sanayi sitesine, ARC Document Solutions'ın endüstriyel tarama tesisine gidiyor. Şirketin tanıtım videosunda yüzden fazla tesisin çoğunun yirmi dört saat çalıştığı anlatılıyor. Sözcü, bir müşterileri için her ay bir futbol sahası büyüklüğünde, dört kat istiflenmiş kutu taradıklarını söylüyor. Alıcı Anthropic. Bunu şirketin 2024'te açılan telif davasında mühürü kaldırılan kendi dosyalarından biliyoruz. Kitapları eğitim verisinin en kaliteli kaynağı olarak tanımlamışlar ve Project Panama adında bir program başlatmışlar. Mahkeme belgesindeki tanımı şu: "dünyadaki bütün kitapları yıkıcı biçimde tarama çabamız." Yıkıcı tarama tam olarak söylediği şey: cilt sırttan sökülüyor, sayfalar çalışılabilir ölçüye kesiliyor, taranıyor, basılı nüsha atılıyor. Kullanılan alete kitap giyotini deniyor. Kulağa geldiği kadar olağandışı değil, üniversitelerin koruma birimleri de taramayı kolaylaştırmak için kitapları rutin olarak sökerler. Toronto'da Leaf and Stone Books'un sahibi Sylvia Petras önce Amerikalı meslektaşlarının satış patlamasını kıskanarak izliyor. Sonra sipariş ona da geliyor ve kıskançlığın yerini şaşkınlık alıyor. Petras'ın elinde on beşinci yüzyıldan on yedinci yüzyıla uzanan basılı kitaplar var, ama raftan uçan şey atık su tesisleri üzerine yazılmış tuhaf başlıklar oluyor. Siparişler kişi adına değil, adı sanı duyulmamış şirketler adına geliyor: Green Parrot Project, Red Sparrow Project. Burada haberin kendi düzeltmesi devreye giriyor ve bunu atlamak olmaz. Basına yansıyan "yapay zeka şirketleri antika kitapları yok ediyor" başlıkları doğru değil. Anthropic sözcüsü yazılı açıklamasında hiçbir veri toplama programlarının nadir ya da antika kitap alıp yok etmediğini söylüyor. Amerika Antika Kitapçılar Birliği üyelerinden böyle bir bildirim gelmediğini belirtiyor. Mancino'nun konuştuğu sahafların hiçbiri antika kitap satmamış. Satılan kitapların büyük kısmında ISBN var, yani 1970 sonrası basımlar. Princeton'da İngiliz edebiyatı profesörü ve Dijital Beşeri Bilimler Merkezi'nin akademik direktörü olan Meredith Martin de kitaplar nadir olmadığı için giyotin kullanımının kışkırtıcı sayılmaması gerektiğini söylüyor. Ama aynı Martin başka bir şey daha söylüyor, ve asıl önemlisi bu: Princeton kütüphanesi dijitalleştirdiği metinlerin fiziksel nüshasını saklıyor, süreç verimsizleşse bile. Kitabı düzleştirmeden görüntü almak tamamen mümkün, sadece daha pahalı. Yani yok etmek bir zorunluluk değil, bir maliyet tercihi. Peki nadir değilse, neler bunlar? Sahaflar yapay zeka şirketlerine sattıklarını düşündükleri altı yüzden fazla başlığın listesini Mancino'ya vermiş, o da listeyi Washington Üniversitesi Enformasyon Okulu'ndan Melanie Walsh'a göndermiş. Baskı adetleri çoğu zaman bin ve altı, ilk on yayıncının sekizi akademik yayınevi, kitapların çoğu 1970'ler ile 2010'lar arasında basılmış. Türler arasında tarih, biyografi, kurmaca, şiir, edebiyat eleştirisi, hukuk ve sosyal bilimler var. Walsh'ın çıkarımı, şirketlerin hakem denetiminden geçmiş akademik araştırmayla model eğitmekle ilgilendiği yönünde. Anthropic'te araştırmacı olan Mycal Tucker'ın yazılı ifadesi de bunu destekliyor: kurmaca dışı metinler kurmacadan daha değerliymiş, felsefeden astronomiye kadar geniş bir alanda modelin performansını yükseltiyormuş. Walsh, Petras'ın yakınlarda sattığı 1972 tarihli belediye atık su çamuru kitapçığı için şunu söylüyor: bu tür kitaplar bir Claude modelinin parçası olarak raftaki hallerinden daha çok etki bırakabilir. Zaten eskimeye gidiyorlardı. Haberde iki sahaf iki ayrı yerde duruyor. Petras kimliğini gizleyen alıcılara satmakta sakınca görmüyor, ama kenarına not düşülmüş ya da önemli bir geçmişi olan kitabı satmıyor. Boston'daki Brattle Book Shop'un ortaklarından Joyce Kosofsky ise sattığı kitapların hepsinin birden fazla nüshası olduğunu söylüyor ve kitabı herhangi bir satılık mal gibi görüyor. Bir mağazadan pantolon alırsınız, o artık sizindir, kimse peşinize düşüp onunla ne yapacağınızı sormaz. Ben kitabın çizilmesini doğru bulmuyorum. Kitabı okurken cümleleri çizenin kitap okuduğunu da düşünmüyorum. O aslında bir işaretleme, ve işaretlemede düşünsel süreçler pasif durumdadır. Akademik bir çalışmada kitap çizilebilir, bunu anlayabilirim. Orada çizgi bir işe yarıyor, insan o sayfaya geri dönüyor ve çizdiği yerle bir şey yapıyor. Başka amaçla yapılan çizimler onaylamaya benziyor. Katıldığım cümlenin altını çiziyorum, katılmadığım cümleye dokunmuyorum. Böyle okuyan insan kitabı bitirdiğinde elinde kitabın fikri değil, kendi fikrinin doğrulanmış hali kalıyor. Üstelik düşünmeyi de erteliyor. Altı çizilen cümle işaretlenmiş oluyor ama düşünülmüş olmuyor, insan oraya geri döneceğine söz verip dönmüyor. Kitaba not düşmek daha da ileri gidiyor. Kitabı kirletmek gibi geliyor bana. Bir sanat eseri ise onu bozmazsın, korursun. Bu kitaba ve yazara verdiğin değerdir. Hayati derecede önemli bir araştırmada istersen kitabı parçala, ona diyeceğim yok. Ama karşındaki bir sanat eseriyse, sayısız baskısı da olsa senin elinde bir tane var. Çizilen kitap bir sonraki okur için de daralıyor. O da açtığında önce çizili satırı görüyor, kendi cümlesini bulmadan başkasının cümlesiyle karşılaşıyor. Yine de Petras'ın sınırını anlıyorum. Onun koruduğu şey okumanın niteliği değil, o nüshanın bir elden geçmiş olduğu. İkisi ayrı şeyler. Davaya bakan yargıç William Alsup, kitaplarla model eğitmeyi adil kullanım saydı. Gerekçesi şuydu: herkes metin okur, sonra yeni metinler yazar, her okuma ve her hatırlama için ayrıca ödeme istemek düşünülemez. Şirketi eleştirmediği anlamına gelmiyor. Yedi milyondan fazla korsan kopya indirip bunları kalıcı ve genel amaçlı bir kaynak olarak saklamasını sert bir dille yazmış. 2025'te şirket yazarların açtığı toplu davayı 1,5 milyar dolar ödeyerek kapattı. Alsup basılı kitapların yok edilmesine de ayrıca karar verdi ve orada da şirketi haklı buldu. Yasal olarak satın alınan nüshanın yok edilip yerine dijitalinin konması bir biçim değişikliğiydi, kopya sayısını artırmıyordu, dolayısıyla adil kullanımdı. Benzetme güzel. Ama okuyan insan okuduğu kitabı yok etmiyor. Kitap rafta kalıyor, bir başkası da okuyabiliyor. Kitap tarihçisi Leah Price aynı itirazı daha keskin söylüyor: yıkıcı tarama, gelecekteki sayısız insan okumasını tek bir makine okumasına feda ediyor. Price'ın bir cümlesi daha var, romanın bir cümle kovası olmadığını, cümlelerin sırasının önemli olduğunu söylüyor. Haberin asıl uyarısı ise başka yerden geliyor ve bunu da yazmam gerekiyor. Virginia Üniversitesi'nden Matthew Kirschenbaum'a göre esas tehlike giyotin değil. Kitabın kendi başına duran bir nesne olması, bir yazarı ve bir geçmişi bulunması veriye dönüşürken çözülüyor. Kapak, künye, yazar adı, kağıdın kendisi, metnin içinde durduğu bütün bağlar siliniyor. Şirketi telif ihlalinden koruyan şey, yani başka sözcüklerle söyleyebilme kabiliyeti, aynı zamanda sorunun kendisi oluyor. Kirschenbaum'un anlattığı çözülme benim yukarıda yazdığım şeyin öbür ucu. Bir kitabın sayısız baskısı olsa da senin elinde bir tane olması, onun kapağıyla, künyesiyle, kağıdıyla ve o tek nüshanın geçmişiyle birlikte durmasından geliyor. Veriye dönüşen metinde elde tutulacak bir nüsha kalmıyor. Bunu düşünürken aklıma Fahrenheit 451 geldi, Dost Körpe çevirisiyle okumuştum. Romanın sonunda Montag nehri geçip şehirden çıkar ve ağaçların altında, paslanmış rayların yanında yanan bir ateşe varır. Ateşin çevresinde beş ihtiyar adam oturmaktadır. Kahve verirler, sonra terinin kokusunu değiştiren bir şişe uzatırlar, çünkü peşinde bir Tazı vardır. Bu adamlar kitapları ezberleyerek akılda tutuyorlar, tıpkı bir hafız gibi. Grubun başındaki Granger kendini tanıtırken adını söylemez, kitabını söyler: ben Platon'un Devlet'iyim. Yanındaki Simmons Marcus Aurelius'tur. Aralarında Darwin de vardır, Gandi de, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna da. Montag'ın kafasında Vaiz Kitabı'nın bir kısmı durur, ve Granger ona şunu söyler: Youngstown'da Harris diye biri daha var, ona bir şey olursa Vaiz Kitabı sensin. Romanda bu adamlar kitabı kurtaran taraf olarak durur. Ama Granger bir cümlede işin başka bir yüzünü açar: "Bizler aynı zamanda kitap yakarız." Okuduktan sonra yakıyorlar, üzerlerinde bulunmasın diye. Yani ezberciler de imhacı. Kitabı kafaya aldıktan sonra nesneyi harcıyorlar. Denemedikleri için değil. Mikrofilme kaydetmeyi denemişler, tutmamış. Sürekli yolda oldukları için filmleri gömüp sonra almaya dönmek istememişler, bulunma ihtimali hep varmış. Kayıt işi, kaydı saklayacak sabit bir yer olmadan yürümüyor. Romanda kitap yakan devlettir. Kaydı tutan bireydir, hem de kendi kafasında. Benim önerim bunun tersi: birey olarak benim işim kitabı korumak değil, ama devletlerin her türlü kültürel birikimi bir arkeolog titizliği ile kayıt altına alması gerekir. Bradbury'nin dünyasında bu öneri gülünç kaçardı. Bizimkinde kaçmıyor, çünkü kitabı kesen şey bir devlet değil, bir şirket, ve elindeki tarayıcı Granger'ın mikrofilminden çok daha iyi çalışıyor. Haberde bu boşluğu adıyla koyan biri var. HathiTrust'ın direktörü Mike Furlough, küçük bir dil modeli üretecek bir akademisyenden kullandığı kitapların tam listesini açıklamasının beklendiğini söylüyor. Bu sıradan bir akademik alışkanlık, çünkü yapılan işin tekrarlanabilir ve denetlenebilir olması isteniyor. Şirketten böyle bir şey beklenmiyor. Araştırmacılar veriye erişemiyor, kullanıcı bilginin nereden geldiğini göremiyor. Şunu da söyleyeyim: benim de yok ettiğim kitaplar var ve olacak. Islanan, dağılan, kimsenin istemediği kitapları attım. Kitap değerlidir ama kutsal imgesi dahi olsa hiçbir kitabı dokunulmaz yapmıyor. Tek bir nüshanın kaderi değil bu. Ayrım ölçekte ve niyette. Bir kitabı atmak ile altı yüz başlığı toplayıp sırtından kesmek arasındaki fark, giyotinin kendisinde değil, arkasındaki plandadır. Granger'ın adamları kitabı yakarken ellerinde kalanı biliyorlardı, çünkü ezberlemişlerdi. Bugün kesilen kitaptan geriye kalanın nerede durduğunu, kimin açabildiğini ve gerektiğinde geri getirilip getirilemeyeceğini kimse söylemiyor. Sorumluluğun büyüğü de burada devlete düşüyor. Şirket geçicidir, kapandığında deposundaki dosyaların ne olacağını taahhüt eden kimse yok. Kurum süreklilik iddiasında olan taraftır. Mikrofilm hikayesinin asıl dersi de bu: Granger'ın adamları kaydı denediler ve beceremediler, çünkü gömdüklerini saklayacak sabit bir yerleri yoktu. Yapay zekanın geliştirilmesi lazım. Kitapların da korunması lazım. İkisi aynı anda mümkün, Princeton bunu yapıyor, sadece pahalıya geliyor. Bu yazıya oturduğumda kuracağım cümle şuydu: eğer bir gün bir şirket dünyadaki tüm kitapları kendisi için kopyalayıp sonra da kitapları yok ederse, buna dur demek her yazarın ve her okurun hakkıdır. Meğer ihtimal diye kurduğum cümle çoktan yazılmış. Mahkeme dosyasında, şirketin kendi kelimeleriyle duruyor: dünyadaki bütün kitapları yıkıcı biçimde taramak. Ben bunu korkulacak bir gelecek olarak yazıyordum, onlar hedef olarak yazmış. Bir kitabı rafa geri koyduğunda onu kaç kişinin okuyacağını bilemezsin. Kitabın değeri de biraz burada duruyor. Birlikte ve yok etmeden yaşamayı öğrenmeliyiz. Kaynak: Francesca Mancino, "Destroying Books to Build a Mind", The New Yorker, 8 Eylül 2026. https://www.newyorker.com/culture/the-lede/destroying-books-to-build-a-mindRay Bradbury, Fahrenheit 451, çev. Dost Körpe, İthaki Yayınları, 2018.Kapak Görseli: Richmond & Backus Co. ciltevi, Detroit, 1902. Detroit Publishing Company Collection, Library of Congress. https://www.loc.gov/item/2016811877/

15 Eyl 2026 37